Sayfalar

mehmetcik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mehmetcik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Simge haline gelen bu fotoğraf Çanakkale Savaşına ait değil | Akademi Dergisi

18 mart, çanakkale savaşı, gerçek mi, tarih, akademi dergisi, mehmetcik, cihad, gerçek yüzü, müslüman genç,
Fotoğraftaki kişilerin Bolu’nun Elmalık Köyü’nden İbrahim Bayseç ile Niyazi Yıldırım oldukları, İzmir’deki Çiğli Havaalanı’nda 1930′da işçi olarak çalışırken Alman bir pilot tarafından fotoğraflarının çekildiği ortaya çıktı. CHP Bolu İl Teşkilatı’nın geçen yıl bastırdığı afişlerde babasının fotoğrafını görünce şaşıran 65 yaşındaki Seyran Bayseç; 
➥ Babamın o fotoğraf ile savaşın simgesi haline geldiğini öğrendim. Ancak babam 1911 doğumlu. Yani Çanakkale Savaşı başladığında 4 yaşındaydı. O fotoğraf babam Çiğli Havaalanı’nda işçi olarak çalışırken çekilmiş.” dedi.
Çanakkale Savaşı’nın simgesi olarak partilerin, dernek ve odaların, birçok resmi ve özel kurumların afişlerinde kullandığı fotoğrafta yırtık kıyafetleri, ayakkabısız halleriyle gazete ve televizyonlara konu olan, Çanakkale Savaşı’nda vatanı için savaşan askerler lanse edilen kişilerin Bolu’nun Elmalık Köyü’nde oturan İbrahim Bayseç ile Niyazi Yıldırım oldukları ortaya çıktı.
Bayseç ve Yıldırım’ın, İzmir Çiğli Havaalanı’nda işçi olarak çalışırken bir Alman pilota poz verdikleri, pilotun torununun geçen yıllarda fotoğrafı internette satışa çıkarması üzerine fotoğraf Çanakkale Savaşı ile simgeleşti.
CHP AFİŞİNDE BABASINI GÖRDÜ


CHP Bolu İl Teşkilatı’nın seçim propagandası çalışmaları kapsamında bastırdığı afişlerde babasının fotoğrafını görünce şaşıran 3 çocuk babası müteahhit Seyran Bayseç, partiye giderek fotoğrafı nereden bulduklarını sordu.

Fotoğrafın Çanakkale Savaşı’nın simgesi olduğu cevabını alınca şaşkınlığı artan Seyran Bayseç, 

➥ Babam Çanakkale Savaşı’nda 4 yaşındaydı. Nasıl böyle bişey olabilir?” diyerek şaşkınlığını söyledi.

FOTOĞRAF ÇİĞİLİ HAVAALANINDA ÇEKİLDİ

Bolu Dağı eteğinde bulunan Elmalık Köyü’nde yaşayan Seyran Bayseç, babasının 1982′de, Niyazi Yıldırım’ın ise 1994′te köyde hayatlarını kaybettiğini söyleyerek, fotoğrafın öyküsünü şöyle anlattı:

➥ Babamın o dönemde 4 yıl süren askerliği yapmak üzere gitmesinden yaklaşık 1 yıl önce yani 1930 yılında İstanbul- Ankara tren hattını döşemek için bizim köye Alman bir ekip gelmiş. Köyde 2-3 ay kalmışlar. Ancak Bolu Dağı’nı geçemeceyeceklerini anlayınca vazgeçmişler. Köyden giderken de ‘Bizimle çalışmak ister misiniz?’ diyerek 12 kişiyi yanlarında götürmüşler. Onların içinde babam ve fotoğrafta yanında bulunan Niyazi Yıldırım da varmış. Çiğli Havaalanı’nda çalışmışlar. Ancak, paralarını alamamışlar. 10 kişi köye dönmüş. Babam ve Niyazi amca da 6 ay çalıştıktan sonra paralarını alamayınca köye dönmek için şantiyeden çıkmışlar. O sırada bir Alman pilot fotoğraflarını çekmiş. Babam ve Niyazi amca köyümüze ancak bir ayda gelebilmişler. Babam sağken, bize bu fotoğraftan söz ederdi. ‘Bir Alman bizim fotoğrafımızı çekti’ derdi.

“YANLIŞI DÜZELTMEK İÇİN ÇALIŞTIM”

Çanakkale Savaşı’nda babasının 4 yaşında olduğunu kaydeden Seyran Bayseç şöyle devam etti:

➥ Benim babam Çanakkale harbine katılmadı. Parti afişinde babamın fotoğrafını görünce, bu yanlışlığı düzeltmek için çaba harcadım. Bir televizyon programına katılmak istedim. Ancak, programa kabul edilmedim. Bana fotoğrafın bu şekilde kullanılması nedeniyle mahkemeye başvurmamı söylediler. Ben de; 

➥Neden mahkemeye başvurayım?’ dedim. Ben babamın fotoğrafının bu şekilde kullanılmasından rahatsız değilim. Ancak bunun doğrusunu da ortaya çıkarmak istiyordum. Genelkurmay Başkanlığı’ndan babamın nasıl bir asker olduğunun ortaya çıkarılmasını istedim. Böylece, o fotoğrafın Çanakkale harbinde çekilmediğini kanıtlayacaktım. Çünkü babam İzmir’den geldikten kısa bir süre sonra askere gitti. Askerliği’ni Siirt’te yaptı. Orada ‘Dersim ayaklanmasının’ bastırılmasında görev aldı. Babam, başarılı bir askerdi. Hatta 4 yıl sonra askerden gelince Bolu Alay Komutanlığı’nda başarısından dolayı mükafatlandırılmıştı. Niyazi amca da babamla aynı dönemde yaptı askerliğini. Ama bildiğim kadarıyla o Adapazarı’nda yaptı.

Annesi ve babasının birlikte çekilmiş fotoğrafını gösterip, iki fotoğrafı karşılaştıran Seyran Bayseç: 

➥ Babam iki fotoğrafta da aynı pozu vermiş. Bu iki fotoğrafa baktığınızda, o fotoğraftaki kişinin babam olduğunu kolaylıkla anlayabilirsiniz.” dedi.


DİKKAT! Bu yayınımızı, Facebook, Instagram, WhatsApp ve benzeri Amerikan/Siyonist menşeli ortamlarda paylaşırsanız, arkadaş listenize ya da takipçilerinize gerçekten gösterildiğinden ve taktik surette sansürlenmediğinizden emin olunuz. 

Çanakkale’de düşmanın galibiyetine Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri izin vermedi. Ian Hamilton'un günlüğündeki esrarengiz hadise... | Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

akademi dergisi, mehmet fahri sertkaya, mehmetcik, çanakkale savaşı, ian hamilton, süleyman hilmi tunahan, 18 bin alem, dinan-ı salihin, silsile-i sadat, rüya,


“Yeter bu kadar Müslüman kanı akıttığın, artık buralardan def ol git!”

#Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin, Çanakkale Savaşları sırasında düşmanlarımızın baş komutanı olan General Hamilton’u ensesinden tutup denize sokup çıkararak “Yeter bu kadar Müslüman kanı akıttığın artık buralardan defol git” dediği, cemaat mensupları arasında 70 seneden daha fazla süredir hep konuşuldu. Silsile-i Sadatın 33. ve son halkası olan Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin talebeleri, bu bilgiyi sonraki dönemlerin talebelerine de hep anlattı. 

Anlatılanlar pek çok kimseye abartılı ve gerçek dışı geldi. Ta ki Hürriyet gazetesi Hamilton'un günlüğünü Türkçe olarak yayınlayana kadar... Bakın Hamilton neler yaşamış ve neler yazmış günlüğünde:

"2 Eylül 1915, Dün gece korkunç bir rüya gördüm. Aslında bu bir rüya değil kâbustu. İmroz'da istirahate çekilmiştim. Birden kendimi Helles (Seddülbahir) kıyılarında buldum. Boğazımdan demir bir kıskaç gibi sıkan sert bir el, beni suyun dibine doğru batırıyordu! Sular başımı aşmak, boğulmak üzereydim. Kendime geldiğim zaman ter içindeydim ve titriyordum. Çadırımda yabancı birisinin varlığını hissediyordum. O meşum (uğursuz) şey uzun süre sanki yanımdan ayrılmadı! Şimdiye kadar böyle korkunç bir şey yaşamamıştım. Gelibolu'nun meşum (uğursuz) bir yer olduğu fikri kafamda yer etmeye başladı. Yaşadığım hadisenin etkisinden saatlerce kurtulamadım. Sanki biz bu topraklara daha gelmeden akıbetimiz kararlaştırılmıştı." (Gelibolu Günlüğü. Ian Hamilton, Hürriyet yayınları 1972)


"Allah dostlarının himmet kudreti ile bu alemde olmayacak şey yoktur." 

| Süleyman Hilmi Tunahan k.s.

İLGİLİ İKİ ÖNEMLİ YAYIN DAHA VAR: 

1- Aslında dünyayı yöneten, herkesin bilmediği bir manevi kurul var tıklayın!

2- Aslında sadece dünya değil, 18 bin alem ve bütün kainat bu manevi divana-kurula bağlı tıklayın!

DİKKAT! Bu yayınımızı, Facebook, Instagram, WhatsApp ve benzeri Amerikan/Siyonist menşeli ortamlarda paylaşırsanız, arkadaş listenize ya da takipçilerinize gerçekten gösterildiğinden ve taktik surette sansürlenmediğinizden emin olunuz. 


Çanakkale savaşlarında düşmanlarımızın başkumandanı olan Hamilton'un günlüğünden | Akademi Dergisi

akademi dergisi, çanakkale savaşı, düşman, başkomutan, hamilton, imroz adası, rüya, ölüm, hellas burnu türkler, Allah, cihad, mehmetcik,

Başka ne yapılabilir?



2 Eylül 1915, İmroz;

Dün gece çok acayip ve korkunç bir rüya gördüm. Çadırım İmroz adasında olduğu halde, Hellas burnunda boğuluyordum. Boğazımı sıkan elin baskısını hâlâ hissediyorum. Sular başıma yaklaşıyor. Hiç böylesine korkunç rüya görmemiştim.



"İnsan ruhunu yenmek mümkün olmuyor. Dünyâda hiçbir ordu bu kadar uzun müddet ayakta kalamaz. Sâdece bugün 1800 şarapnel attık. Savaş gemilerimiz aylardan beri gece gündüz mevzilerini bombalıyor. Son derece hırpalanmış Türkleri, onları koruyan Allah'larından ayırmak için başka ne yapılabilir!"

| Çanakkale savaşlarında düşmanlarımızın başkumandanı olan HAMILTON'un günlüğünden


Bir Çanakkale şehidinin duası | Akademi Dergisi

akademi dergisi, çanakkale savaşı, şehitler, şehadet rutbesi, cihad, ingilizler, fransız, dua, müslüman genç, mehmetcik,

'Ey âlemlerin Rabbi! 


Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Halikı (yaratıcısı)! 

Sen bütün bunları bu Müslüman Türk milletine verdin. Yine onlarda bırak. Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden (kutsayan) ve seni ulu tanıyan bu millete mahsustur.

'Ey benim Rabbim! 

Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; İsm-i Celâlini İngilizler'e ve Fransızlar'a tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana duâ eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle! 

Çanakkale şehidi Hasan Edhem,
04 Nisan 1331 (17 Nisan 1915)
(Kaynak: Harp Mecmuası, 1915, No. 22, s. 351)


DİKKAT! Bu yayınımızı, Facebook, Instagram, WhatsApp ve benzeri Amerikan/Siyonist menşeli ortamlarda paylaşırsanız, arkadaş listenize ya da takipçilerinize gerçekten gösterildiğinden ve taktik surette sansürlenmediğinizden emin olunuz. 


18 Mart Çanakkale deniz savaşının gerçek kahramanı: Cevat Çobanlı Paşa | Akademi Dergisi

akademi dergisi, çanakkale savaşı, cevat çobanlı paşa, şehitler, gerçek kahraman, mehmetcik, Mustafa Kemal Atatürk, müslüman genç, cihad, işgal, ingiliz kuvvetleri, savaş gemisi

18 Mart Çanakkale deniz savaşının gerçek komutanını neden bilmiyoruz?


ORGENERAL CEVAT ÇOBANLI (14 Eylül 1871–13 Mart 1938) 

Cevat Paşa, 14 Eylül 1871 yılında İstanbul Sultanahmet’te doğdu. Babası, Genelkurmay başkanlarından Müşir Şakir Paşa’dır. Annesi Emine Hanımdır. Cevat Paşa'nın Eşinin adı Hadiye Çobanlı'dır.

Ortaöğrenimini Galatasaray Lisesi’nde tamamlayan Cevat Paşa, aile mesleği olan askerliğe merak salarak Haziran 1888’de Harp Okulu’na girdi. 1891’de Harp Okulu’nu başarılı bir derece ile bitirip, Harp Akademisi’ne devam hakkını kazandı. 1894’de Harp Akademisi’ni birincilikle bitirerek Kurmay Yüzbaşı oldu. 17 Mayıs 1895'te Binbaşı ve Ocak 1898’de Yarbaylığa yükseldi.

1894–1909 tarihleri arasında Padişah Yaveri sıfatıyla, Maiyet-i Seniye Erkân-ı Harbiyesi’nde görevlendirildi. Ocak 1899’de Miralay (Albay) oldu. Aralık 1901’de Mirliva'lığa (Tuğgeneral) yükseltilmiştir. Yurtdışında çeşitli görevlerde bulunduktan sonra 1905’te Edirne’nin tahkimi için Tophane-i Amire’de teşkil eden kurumda görev aldı. Aralık 1906’da Ferik (Tümgeneral) oldu. 1907’de ise yeni örgütlenmenin süratle uygulanması için 2. Ordu’da dört ay çalıştı. 7 Ağustos 1909’da Tasfiye-i Rütbe Kanunu gereğince rütbesi Tümgenerallikten Yarbaylığa indirildi. Bu rütbe indirilmesi onun askerlik aşkını bitiremedi. 1909–1910 yıllarında Harp Akademisi Komutanlığı yaptı. 1910’da tekrar Albay oldu. Askeri yeteneği sayesinde devlet idaresi ve ordu yönetiminde hızla yükselen Cevat Paşa Ocak 1911’de 1. Ordu Müfettişliği Kurmay Başkanı oldu. 1912’de bir süre Genelkurmay İkinci Başkanlığı’na vekâlet etti. Eylül 1912'de Şark Ordusu Kurmay Başkanlığı’na daha sonra Çatalca Ordusu Topçu Komutanlığı Kurmay Başkanlığına getirildi. Ocak 1913'de 9’ncu Fırka Kumandanlığına atandı ve fırkasıyla Balkan Harbine katıldı. Bu görev sırasında iki defa Osmanlı-Bulgar Sınır Komisyonu Başkanlığı yaptı. Balkan Harbindeki üstün hizmetine karşılık olarak bir sene kıdem zammı aldı.

10 Ağustos 1914’te bir destanın yazılacağı Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı’na getirildi. Kasım 1914’te ikinci defa Mirlivalığa (Tuğgeneral) yükseltildi. Göreve gelir gelmez boğaz tahkimatını düzenlemeye koyuldu. Bütün tabyaları elden geçirerek savaşa hazır hale getirdi. İtilaf donanmasının çeşitli defa üstün kuvvetiyle boğaz tahkimatına saldırması sonucu adeta etten duvar ördürmüştür. Nusret Mayın Gemisi’ne o tarihi görevi olan; “26 mayını kıyıya paralel olarak döşeme” emrini vererek düşman donanmasını adeta bozguna uğrattı. Düşman gemilerini boğazdan geçirmeyerek tarihe “Çanakkale Geçilmez” mührünü vuracak olan Cevat Paşa bu zaferden dolayı“18 Mart Kahramanı” ünvanı ile anılacaktır. 18 Mart akşamı boğazdan geri çekilen düşman donanmasını seyreden Cevat Paşa şu sözleri söyler: “Gittiler, Geçemediler, Geçemeyecekler” 9 Ekim 1915’te Seddülbahir’deki 14’üncü Kolordu Komutanlığı’na atandı, 6’ncı ve 14’üncü Kolordulardan oluşan Güney Grubu Komutanı oldu. Düşmanın yarımadayı tahliyesinin ardından 11 Ocak 1916’da Çanakkale Grubu komutanı oldu.

10 Kasım 1916’da, Galiçya Cephesine atandı. Bu cephede 15’nci Kolordu’nun komutanlığını yapan Cevat Paşa bu muharebelerde gösterdiği üstün gayretlerinden dolayı kumandanları kendisine hayran bırakmıştır. 

1917’de tekrar 14’ncü Kolordu Komutanlığı’na atandı. Bu görevinden sonra Suriye-Filistin cephesinde 8’inci Ordu Komutanlığı’na atandı. Bu cephede Mustafa Kemal ile beraber görev yaptı. Ağustos 1918’de Ferik (Korgeneral)liğe yükseltildi. Kasım 1918’de Genelkurmay Başkanlığı’na tayin oldu, bu görevinin ardından Harbiye Nazırı (Savaş Bakanı) oldu. Ocak 1919’da bu görevinden ayrıldı. Mayıs 1919’da ikinci defa Genelkurmay Başkanlığı’na tayin oldu.

16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal eden İngiliz kuvvetleri tarafından tutuklandı. İşgale karşı gelen liderlerle birlikte 18 Mart günü bir savaş gemisiyle Malta’ya sürüldü. Kayıtlara '2773 no'lu sürgün' diye geçildi. 1 Kasım 1921 günü yurda döndü. Sürgünden dönmesi daha bir ay olmadan Mustafa Kemal’in yanına gelmiş ve 9 Şubat 1922’de de El-cezire Cephesi Komutanlığı’na atanmıştır. Milli Mücadelede Atatürk’e destek veren komutanlar arasında olan Cevat Paşa 29 Ağustos 1922’de İstiklal Madalyası ile taltif edildi. 

Ekim 1923’te 3’üncü Ordu Müfettişi olmuş aynı zamanda Elazığ Milletvekilliğini de sürdürmüştür. 31 Ekim 1924’te Ordu Komutanlığı’nı bırakarak milletvekilliğine devam etmiş, 25 Aralık 1924’te milletvekilliğinden ayrılarak çok sevdiği askerliğe; Askerî Şûra üyeliğine atandı.

Çok iyi derecede Fransızca ve Almanca bilen Cevat Paşa, çeşitli dış görevlere gönderilmiş ve komisyonlara katılmıştır. Nisan 1926’da İstanbul geçici Generaller Askeri Mahkemesi Başkanlığı yapmış, 30 Ağustos 1926’da 1. Ferik (Orgeneral) oldu.

1934’te soyadı kanunu ile “Çobanlı” soyadını aldı. 14 Eylül 1935’de yaş haddinden emekli olmuştur. 13 Mart 1938’de İstanbul Kadıköy’de 67 yaşında hayata gözlerini yuman Cevat Çobanlı Paşa Erenköy’deki Sahra-ı Cedit mezarlığına defnedildi. 27 Eylül 1988’de nâaşı Ankara Devlet Büyükleri Mezarına nakledilmiştir. 

Cevat Çobanlı dürüstlüğü, bilgisi, muhakeme gücü, kesin kararlılığı, cesareti ve adaletiyle kitleleri peşinden sürüklemiş, fizikî güçlüklere katlanmış, yardımseverliği ile tanınmış, çok çalışmış, orduya değerli kurmay subaylar yetiştirmiştir.


DİKKAT! Bu yayınımızı, Facebook, Instagram, WhatsApp ve benzeri Amerikan/Siyonist menşeli ortamlarda paylaşırsanız, arkadaş listenize ya da takipçilerinize gerçekten gösterildiğinden ve taktik surette sansürlenmediğinizden emin olunuz. 





Türkleri, onları koruyan Allah'larından ayırmak için başka ne yapılabilir? | Akademi Dergisi



akademi dergisi, çanakkale savaşı, düşman, ingilizler, hamilton, çerkezler, türkler, imroz adası, mehmetcik, şehitler, yahudiler, müslüman genç,

Çanakkale savaşlarında düşmanlarımızın başkumandanı olan HAMILTON'un günlüğünden;

7 Nisan 1915, İskenderiye;
Yahudilerden faydalanacağımıza inandım. Onları kendi çıkarlarımız için istismar edip, Yahudi gazetecilerin ve bankerlerin çabalarını sağlardık; Yahûdî gazeteciler bizim dâvamıza renk katar, Yahûdî bankerler de kesemize para yağdırırdı.

17 Haziran 1915.
Merakımı mucip olmuştur; karşımızda Hıristiyanlara düşman bir Müslüman eri olsa, hattâ o er kısmen aç olsa, kendisine 10 şiling verilse ve iyi bir akşam yemeği ile karnı doyurulsa, ne yapardı acaba? Maamâfih, dünyâda Osmanlı Türkü'nden başka, din uğruna canını fedaya münâkaşasız hazır bir millet ve asker yoktur. Teslim olması için her asker başına 10 şiling yerine 50 İngiliz lirası teklif etsek, yine de Türk askeri onu suratımıza çarpar, dünyâya rezil oluruz.

30 Haziran 1915 İmroz;
Garip! Çerkez asıllı Türk esirlerinden biri, yaralı bir İngiliz askerini ateş altında sırtına alıp taşımış.

5 Temmuz 1915 İmroz;
Saat altıda Türkler hat hâlinde değil, bir çeşit arı sürüleri gibi yığınlarla hücuma devam etmekteydiler. Çalılıklar içinden binlerce Türk çıkıyordu. Makineli tüfeklerin yaylım ateşiyle çoğu öldürüldü. Cesetleri topraklar üzerinde duruyor. On güne kalmaz, Türk askeri tamamıyla eriyecektir.(!)

21 Ağustos 1915, İmroz;
Saat sabaha karşı 4.30 idi. 11. tümenin, Türklerin ileri mevzilerini ele geçirdikleri haberi geldi. Yeniden karakol dağa tırmandım. Bu sefer İsmaîloğlu tepesini hiçbir kuvvet elimizden kurtaramazdı. Sabah erken saatlerde durumda umulmadık bir değişme başladı. Gittikçe yoğunlaşan bir sis, etrafı göz gözü görmez hale getirmişti. Top, tüfek sesleri birer birer azaldı ve cephe sustu. Tabiat Türkleri gizlemiş, Allah onları korumuştu.

2 Eylül 1915, İmroz;
Dün gece çok acayip ve korkunç bir rüya gördüm. Çadırım İmroz adasında olduğu halde, Hellas burnunda boğuluyordum. Boğazımı sıkan elin baskısını hâlâ hissediyorum. Sular başıma yaklaşıyor. Hiç böylesine korkunç rüya görmemiştim.

"İnsan ruhunu yenmek mümkün olmuyor. Dünyâda hiçbir ordu bu kadar uzun müddet ayakta kalamaz. Sâdece bugün 1800 şarapnel attık. Savaş gemilerimiz aylardan beri gece gündüz mevzilerini bombalıyor. Son derece hırpalanmış Türkleri, onları koruyan Allah'larından ayırmak için başka ne yapılabilir!"

| Müttefik orduları başkumandanı Hamilton


DİKKAT! Bu yayınımızı, Facebook, Instagram, WhatsApp ve benzeri Amerikan/Siyonist menşeli ortamlarda paylaşırsanız, arkadaş listenize ya da takipçilerinize gerçekten gösterildiğinden ve taktik surette sansürlenmediğinizden emin olunuz. 

Bir annenin oğlunu cepheye uğurlayışı ''Çanakkale Savaşı'' | Akademi Dergisi

akademi dergisi, çanakkale savaşı, şehitler, ingilizler, mehmetcik, müslüman genç, savaş, nöbet, cihad, dua, asker, cephe, şehitler, ezan ,cami,

- Ey oğul! Ey Hüseyin! 


Dayın Şıpka'da, baban Dömeke'de, ağaların da sekiz ay evvel Çanakkale'de şehîd oldular. 

Bak, son yongam sensin! Minareden ezan sesi kesilecekse, caminin kandilleri körlenecekse, sütlerim haram olsun, öl de köye dönme. Yolun Şıpka'ya uğ­rarsa, dayının ruhuna fatiha okumayı unutma. Haydi oğul, Allah yolunu açık etsin.


***
Sonbaharın aysız gecelerinden biri idi. Bulutlar birbiri üzerine yığılmış, hava, top­rakla bu bulut kütlesi arasına sıkışmış, ağır­laşmış, göğüs daralmasına uğrayan insanlar gibi sıcak dalgalarıyla teneffüsü, boğucu bir tazyîk altına almıştı. Karanlık o kadar yoğun­du ki sakin yıldızlı geceler bu korkunç karan­lığa nisbetle adetâ gündüz sayılabilirdi. Yağ­mur bardaktan boşanırcasına dökülüyor, ça­kan şimşekler gökleri yere indirecek gibi yı­kıyor, parçalıyor, güya savaşa giden askerle­ri top ve bomba bombardımanlarına alıştır­mak istiyormuş gibi kulakların zarını patlata­cak derecede muttasıl devam ediyor, yıldı­rımlar birbirine rekabet edercesine zikzaklı, ateşli kırık çizgileriyle tesadüf ettiği tabiî ve sınaî, açıkta bulunan her tepe noktayı tahrip edip yakmakta olanca şiddetiyle çalışıyordu. Tabîatın kıyametten numuneler gösteren bu dehşetli hengâmesinde, beşerin kudret ve azmine delil olan bir faaliyet, bir askerî faali­yet, bütün intizamıyla, bütün sekînet ve ihti­şamıyla devam ediyor, harekâtına zerre ka­dar halel getirmeden bir dakîkasını bile kaçırmıyordu. 

Bilecik istasyonunda bir askerî tren harekete hazır idi. Lokomotif buhar hazînelerinde fazla geleni keskin bir hışırtı ile dimdik semâya savuruyordu. Otuz iki va­gon birbirine yapışmış, şanlı yolcularının harp safını taklit edercesine dizilmişti. İkinci zil çalınmış olmalı ki vagonlara inen binen yok. Fakat askerî trenlerin ikin­ci zilleriyle üçüncü zilleri arasında epeyce zaman geç­tiğini biliriz. Sivil yolcu trenlerinin hareket ânını hatır­latan kondüktörlerin "tamâm tamâm" nidaları aske­rî bir trenin harekete hazır olduğunu anlatmaz. O sağdan saydıran, mevcudun adedini anlatan başka bir usûle, başka bir tamâma tâbi olduğundan askerî memurlar bütün mevcûdiyetleriyle çalışıyorlar, vazife­lerini ikmâle uğraşıyorlardı.

Trenin tam karşısında ve kapısı açık, kırk beşlik bir vagonun hizasında bir karaltı vardı, oraya mıhlan­mış duruyordu. Abdülkâdir Kemâlî bu karaltının ne olduğunu anlamak istemişti. Evvelâ nöbetçidir, diye hükmetti. Hakîkatte bu vatan evlatlarının şefkatli bir bekçisiydi. 

Yanına yaklaştığı zaman uzun boyu, manevî ke­derlerin büktüğü bellerin eğilmiş şeklini andırırcasına biraz önüne doğru eğilmişti. Elinde bir değnekçik, sır­tında bağlı bir torba vardı. Karaltı, hazîn sükûnu, ses­siz lisânına, gözyaşı döken kalbine tercüman olmuş, mukaddes bir maksatla yaşayan bir âbide gibi orada çakılmış kalmış bir Türk anası idi. Yıldırımların salıver­diği kuvvetli projektörlerin aydınlığı, sararmış, çizgili çehresini gösterdi. Başındaki örtü ıslanmış, çenesine, şakaklarına, akçıl saçlarına yapışmıştı. Yıldırımların kesildiği her sınırlı zaman zarfında gözleri vagona çevriliyordu. Abdülkâdir yaklaştı: 

➥ Valide burada ne duruyorsun? suâliyle aşağıda­ki konuşma başladı:

➥ Şimendiferde/trende asker oğlum var, onu geçirmeğe, selâmetlemeğe geldim. 

➥ Oğlun kimdir, nerelidir? 

➥ Söğüt'ün Akgünlü köyünden, Osmancık'ın ana yatağından, Mahmud oğlu Hüseyin. 

➥ Çağırayım mı, görmek istiyor musun? 

➥ Ona bir sözüm var, söyleyecektim. Zahmet ol­mazsa sana duâ ederim. 

Abdülkâdir vagona koştu. Bir künye okudu: Mahmut oğlu Hüseyin, Söğüt. Bir ses: 

➥ Efendim. Benim Mahmut oğlu Hüseyin, Söğüt Akgünlü'den. 

➥ Gel oğlum, seni anan görmek istiyor.

Delikanlı vagondan atladı. Şimşek ışıltılarından seçilebilen levendâne bir vücut, filiz gibi bir boy; Hüseyin çelik bir heykel gibi hazır ol vaziyetinde, sağ el selâm ve ihtiram mevkiinde, Abdülkâdir'in karşısın­da emre hazır idi. Beraberce yürüdüler. Muhterem validenin karşısında durdular. Hüseyin anasının elini öptü. Zavallı valide ciğerparesini bir daha kokladı. Dedi ki: 

➥ Hüseyin! Dayın Şıpka'da, baban Dömeke'de, ağaların da sekiz ay evvel Çanakkale'de şehîd oldular. Bak, son yongam sensin! Minareden ezan sesi kesilecekse, caminin kandilleri körlenecekse, sütlerim haram olsun, öl de köye dönme. Yolun Şıpka'ya uğ­rarsa, dayının ruhuna fatiha okumayı unutma. Haydi oğul, Allah yolunu açık etsin.

Hüseyin bu sözleri, kalbinin ahd ve vefa derinlik­lerine gömdüğünü îmâ eden bir huşu ile dinlemişti. Anasını ve Abdülkâdir'i selâmladı, gitti.

Abdülkâdir, bu büyük ruhlu kadınla yalnız kalmış idi, sordu:

➥ Valide, demek ki sizin soyun erkekleri hep şehîd oldular öyle mi?

➥ Yalnız bizim soy değil oğul. Elli yıldır köylü me­zarlığa delikanlı gömmedi. Dîn dursun da bırak, biz hep ölelim.

➥Şimdi köyünüzde hiç erkek yok mu? 

➥ Köyümüz bütün erkek dolu. Bizi beğenemediniz mi? Hiçbir işimiz geri kalmadı, evvelden nasılsak yine öyleyiz. Bağrımıza kara taş bağladık, düşman mahvo­luncaya kadar dayanacağız. Yaradanım bana o günü göstermeden canımı almasın. 

Abdülkâdir, bu ulu validenin karşısında donmuş kalmıştı. Dayanamadı, gözlerinden iftihar yaşları salı­verdi ve bir îmân ve kanâatle şu sözleri söyleyerek ay­rıldı: 

➥Milleti doğuran da ana, yaşatan da...

YEDİKITA Dergisi, Eylül 2008



DİKKAT! Bu yayınımızı, Facebook, Instagram, WhatsApp ve benzeri Amerikan/Siyonist menşeli ortamlarda paylaşırsanız, arkadaş listenize ya da takipçilerinize gerçekten gösterildiğinden ve taktik surette sansürlenmediğinizden emin olunuz. 





Çanakkale savaşında Filistinli Araplarla omuz omuza çarpıştık | Akademi Dergisi

çanakkale savaşı, Filistin Meselesi, ırkçılık, Osmanlı Devleti, slider, Yakın Tarih, akademi dergisi, kudüs, mehmetcik, seddülbahir, 1. dünya savaşı, müslüman genç,

Çanakkale Savaşları'ndaTürk ve Araplardan oluşan yaklaşık 500 Filistinli asker, vatanları için savaştı ve şehit düştü. Yıllardır savaşın sürdüğü bir toprak parçasında yaşayan Filistinliler, Gelibolu Yarımadası'nda Boğazı geçmek isteyen İtilaf devletlerine karşı savaşta görev aldı.

Bugün, İsrail'in topraklarını işgal etmesine karşı mücadele eden Filistinliler, 1915 yılında da emperyalist devletlerin Çanakkale Boğazı'nı geçerek İstanbul'a ulaşma hayallerinin Boğazın karanlık sularına gömülmesinde önemli rol oynadı. O dönemde Osmanlı İmparatorluğu'nun toprağı olan Filistin'de yaşayan ve içleri vatan sevgisi dolu herkes gibi hiç düşünmeden ailelerinden ve sevdiklerinden ayrılıp Gelibolu'ya koşan yaklaşık 500 Türk ve Arap askeri, vatan toprağı için canlarını hiçe sayarak, şehitlik mertebesine ulaştı.


Türk kurmay subaylarının gözüyle Çanakkale Savaşı


Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Burhan Sayılır, 1. Dünya Savaşı'nda diğer Türk cephelerinde olduğu gibi Çanakkale Cephesi'nde de çok sayıda Filistinli askerin savaştığını bildirdi. Türk ve Araplardan oluşan 500'e yakın Filistinli askerden 88'inin Çanakkale Cephesi'nde şehit olduğunu, bir kısmının ise yaralanıp götürüldüğü hastanelerde şehit düştüğünü anlatan Sayılır, savaş süresince yaklaşık 400 askerin de dizanteri, zatürre, tifo gibi hastalıklar nedeniyle tedavi gördükleri Çanakkale ve İstanbul'daki hastanelerde hayatını kaybettiğini ifade etti.
Sayılır, Filistinli şehit askerlerin Gelibolu Yarımadası'nda Seddülbahir, Arıburnu, Anafartalar ve Kireçtepe'deki muharebelere katıldığını ifade ederek, "Filistin'in Nablus, Kudüs, Yafa, Gazze, Halilürrahman, Tulkarim gibi yerlerinden gelen askerler Çanakkale'de başta 57. Alay olmak üzere, 13, 14, 27.64, 72, 77'nci alaylarda diğer Mehmetçiklerle birlikte düşmanın karaya çıkmaması için canla başla mücadele etti" dedi. 1. Dünya Savaşı'nın ardından Filistin'in Osmanlı Devleti'nden koptuğuna işaret eden Sayılır, ülkelerini savunmak için Türk ordusu içinde Çanakkale Savaşı'na katılan Filistinlilerin, bugünkü vatanlarından çok uzakta, ama uğruna şehit oldukları vatan topraklarında huzur içinde yattığını kaydetti.


ÇANAKKALE (A.A) 
03.02.2009



DİKKAT! Bu yayınımızı, Facebook, Instagram, WhatsApp ve benzeri Amerikan/Siyonist menşeli ortamlarda paylaşırsanız, arkadaş listenize ya da takipçilerinize gerçekten gösterildiğinden ve taktik surette sansürlenmediğinizden emin olunuz. 

Bu güne değin en çok tıklanılanlar