Sayfalar

müslüman genç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müslüman genç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yakın Tarihimizin En Kazık Sorusuna Cevap Bulundu | Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

atatürk ilke ve inkılapları, Cumhuriyet Tarihi, ingiliz ajanı, kurtuluş savaşı, Mehmet Fahri Sertkaya, Mustafa Kemal Atatürk, akademi dergisi, gerçek mi


Not: Başka yerde yok.. Dikkatle okuyunuz...

➥ "İngilizler Çanakkale savaşında mağlup olup gittiler. Üç sene sonra gelip hiç savaş olmadan boğazı geçtiler. İstanbul'u beş sene fiilen işgal altında tuttular. Bazen bir ay aralıksız bombardıman yaptılar. İnsanımız sokaklarda ölüp kalan anasının, evladının cesetlerini almaya imkan bulamadı. Evlerinden çıkamadı. General Refet Bele bir kolordu ile İstanbul'u kurtarmak istedi. Varlık bile gösteremedi. İyi de birader o zaman bu Gâvur neden İstanbul'u bize bırakıp gitti?" sorusunun en akademik, en ilmi, en bilimsel cevabı...


➥ Teknolojik üstünlüğe sahip denizaltılarını İstanbul'un usta balıkçılarının avlamasından korktular... O zamanın balıkçıları şimdikiler gibi değildi. Bazı balıkçılar kol kadar kalın misinalar ile avlanırlardı. Hiç bir deniz kuvvetimiz kalmamış olsa da, bu, İngilizler için çok ciddi bir sorun teşkil ediyordu...

➥ İstanbul'u bazen aralıksız bir ay boyunca bombalayan hava kuvvetlerini ise elinde sapan ile mahalle kavgası yapan çocuklarımızın vurup düşürmesinden korktular... Evet, evet.. Şaka değil.. Öyle çocuklardı ki bunlar uçan pilotu gözünden vurup ıskalamayabilirlerdi... İngiliz Kraliyet ailesine sunulan bir istihbarat raporu bunu teyit etmektedir. Bu durum da İngilizlerin savaşmadan çekip gitmesi için önemli bir sebeptir.

➥ Savaşacak gencimiz, askerimiz kalmamış olsa da, mitralyözlere karşı gelebilen, kurşun işlemeyen, elinde satırla, kazma ve kürek ile el bombalarını, makinelileri es geçebilip seri olarak İngiliz askeri öldürebilen Ayşe Nene ve Mehmet dedelerin çıkabilme ihtimali de yine İngilizleri buna zorlamıştır.

Bu nedenlerden dolayı, kendi talepleri ile Mudanya da bir barış antlaşması yapıp çekip gittiler.. Halbuki bu vakitlerde General Refet Bele komutasındaki bir kolordumuz(buna ordu, mensuplarına asker denilir mi bilinmez) İstanbul'u kurtarmak istemişti de varlık bile gösterememişti...


Tuhaf insanlar bu ingilizler... Memleketlerine döndüklerinde bile korkudan kalp atışları hala normal değildi ve bu kalplerin çıkarttığı gürültü çevre kirliğine bile sebep olmuştu. İngiliz halkı askerlerinin halini görünce ne denli büyük bir beladan kurtulduklarının farkına varmışlardı. Felaket adeta İngilizleri teğet geçmişti. O sıralar herkes İngiliz halkını yönetenlerin ne kadar liyakatli insanlar olduklarını bir kez daha anlamıştı.

Bu inanılmaz(!) sonuca götüren çok önemli bir nokta daha var... Hatta bu en önemlisi... İngilizler İstanbul'u yeni işgal ettiklerinde bir paşa (Mıstıfa Kamal Adıtürk) "Geldikleri gibi giderler" demişti de İngilizler bunu duymamışlardı. Bu apar topar kaçışları bu paşanın bu sözünü tam beş sene sonra duymalarından kaynaklandı... Tarihçiler de bu hususta hem fikirdirler...

İşte "O olmasaydı halimiz ne olurdu?" sorusunun cevabı da bu...

Vatan sana minnettardır Adıtürk!

Bu arada İngilizler, Fransız, İtalyan ve Yunan'a, "Siz de çekilseniz iyi edersiniz. Usulünce savaşarak çekilin. Bu paşa başka paşa... Biz çok korktuk. Adam 1.60 boyuna, şaşı/kör gözüne, gündüzleri bile çakırkeyf gezmesine rağmen dikkate şayan birisi... İngiliz Kraliyet Ordusu, müttefiki Yunanistan'ı, İtalya'yı ve Fransa'yı ikaz eder." dediler...

Bundan sonrasını zaten biliyorsunuz.

Devrimler, idamlar, İstiklal Mahkemeleri, Allah demenin yasak olması... Camilerde bile "Tanrı uludur" diye bağırılması... Camilerin satılması, ahır, depo, CHP parti binası yapılması... Sabetayistlerin devleti ve özel sektörü ele geçirmesi... Selanik'ten Türk diye Sabetaycıların getirilmesi... 6 Ekim İstanbul'un kurtuluşu törenlerinin her sene yapılması ama kimin kurtardığının bilinmemesi ve daha nice uydurma iddialar tamamen insanımızın aklını karıştırmaya yönelik iddialardır ve asılsızdırlar...

Bunların hiç biri asla yaşanmamıştır ve İngilizlerin çekilip gitmesi sadece yukarıda anlattığımız sebeplerdendir. Bu iddialarla alakası yoktur.

Daha önce de tekrar tekrar söylediğimiz gibi, Atatürk yarı ilah biriydi ve bütün bunlar Atatürk'ün tasarrufuydu.



(Hiç bir şey anlamadıysan sakın bir daha okuma... Bir daha okusan da anlamazsın..)



DİKKAT! Bu yayınımızı, Facebook, Instagram, WhatsApp ve benzeri Amerikan/Siyonist menşeli ortamlarda paylaşırsanız, arkadaş listenize ya da takipçilerinize gerçekten gösterildiğinden ve taktik surette sansürlenmediğinizden emin olunuz. 

Simge haline gelen bu fotoğraf Çanakkale Savaşına ait değil | Akademi Dergisi

18 mart, çanakkale savaşı, gerçek mi, tarih, akademi dergisi, mehmetcik, cihad, gerçek yüzü, müslüman genç,
Fotoğraftaki kişilerin Bolu’nun Elmalık Köyü’nden İbrahim Bayseç ile Niyazi Yıldırım oldukları, İzmir’deki Çiğli Havaalanı’nda 1930′da işçi olarak çalışırken Alman bir pilot tarafından fotoğraflarının çekildiği ortaya çıktı. CHP Bolu İl Teşkilatı’nın geçen yıl bastırdığı afişlerde babasının fotoğrafını görünce şaşıran 65 yaşındaki Seyran Bayseç; 
➥ Babamın o fotoğraf ile savaşın simgesi haline geldiğini öğrendim. Ancak babam 1911 doğumlu. Yani Çanakkale Savaşı başladığında 4 yaşındaydı. O fotoğraf babam Çiğli Havaalanı’nda işçi olarak çalışırken çekilmiş.” dedi.
Çanakkale Savaşı’nın simgesi olarak partilerin, dernek ve odaların, birçok resmi ve özel kurumların afişlerinde kullandığı fotoğrafta yırtık kıyafetleri, ayakkabısız halleriyle gazete ve televizyonlara konu olan, Çanakkale Savaşı’nda vatanı için savaşan askerler lanse edilen kişilerin Bolu’nun Elmalık Köyü’nde oturan İbrahim Bayseç ile Niyazi Yıldırım oldukları ortaya çıktı.
Bayseç ve Yıldırım’ın, İzmir Çiğli Havaalanı’nda işçi olarak çalışırken bir Alman pilota poz verdikleri, pilotun torununun geçen yıllarda fotoğrafı internette satışa çıkarması üzerine fotoğraf Çanakkale Savaşı ile simgeleşti.
CHP AFİŞİNDE BABASINI GÖRDÜ


CHP Bolu İl Teşkilatı’nın seçim propagandası çalışmaları kapsamında bastırdığı afişlerde babasının fotoğrafını görünce şaşıran 3 çocuk babası müteahhit Seyran Bayseç, partiye giderek fotoğrafı nereden bulduklarını sordu.

Fotoğrafın Çanakkale Savaşı’nın simgesi olduğu cevabını alınca şaşkınlığı artan Seyran Bayseç, 

➥ Babam Çanakkale Savaşı’nda 4 yaşındaydı. Nasıl böyle bişey olabilir?” diyerek şaşkınlığını söyledi.

FOTOĞRAF ÇİĞİLİ HAVAALANINDA ÇEKİLDİ

Bolu Dağı eteğinde bulunan Elmalık Köyü’nde yaşayan Seyran Bayseç, babasının 1982′de, Niyazi Yıldırım’ın ise 1994′te köyde hayatlarını kaybettiğini söyleyerek, fotoğrafın öyküsünü şöyle anlattı:

➥ Babamın o dönemde 4 yıl süren askerliği yapmak üzere gitmesinden yaklaşık 1 yıl önce yani 1930 yılında İstanbul- Ankara tren hattını döşemek için bizim köye Alman bir ekip gelmiş. Köyde 2-3 ay kalmışlar. Ancak Bolu Dağı’nı geçemeceyeceklerini anlayınca vazgeçmişler. Köyden giderken de ‘Bizimle çalışmak ister misiniz?’ diyerek 12 kişiyi yanlarında götürmüşler. Onların içinde babam ve fotoğrafta yanında bulunan Niyazi Yıldırım da varmış. Çiğli Havaalanı’nda çalışmışlar. Ancak, paralarını alamamışlar. 10 kişi köye dönmüş. Babam ve Niyazi amca da 6 ay çalıştıktan sonra paralarını alamayınca köye dönmek için şantiyeden çıkmışlar. O sırada bir Alman pilot fotoğraflarını çekmiş. Babam ve Niyazi amca köyümüze ancak bir ayda gelebilmişler. Babam sağken, bize bu fotoğraftan söz ederdi. ‘Bir Alman bizim fotoğrafımızı çekti’ derdi.

“YANLIŞI DÜZELTMEK İÇİN ÇALIŞTIM”

Çanakkale Savaşı’nda babasının 4 yaşında olduğunu kaydeden Seyran Bayseç şöyle devam etti:

➥ Benim babam Çanakkale harbine katılmadı. Parti afişinde babamın fotoğrafını görünce, bu yanlışlığı düzeltmek için çaba harcadım. Bir televizyon programına katılmak istedim. Ancak, programa kabul edilmedim. Bana fotoğrafın bu şekilde kullanılması nedeniyle mahkemeye başvurmamı söylediler. Ben de; 

➥Neden mahkemeye başvurayım?’ dedim. Ben babamın fotoğrafının bu şekilde kullanılmasından rahatsız değilim. Ancak bunun doğrusunu da ortaya çıkarmak istiyordum. Genelkurmay Başkanlığı’ndan babamın nasıl bir asker olduğunun ortaya çıkarılmasını istedim. Böylece, o fotoğrafın Çanakkale harbinde çekilmediğini kanıtlayacaktım. Çünkü babam İzmir’den geldikten kısa bir süre sonra askere gitti. Askerliği’ni Siirt’te yaptı. Orada ‘Dersim ayaklanmasının’ bastırılmasında görev aldı. Babam, başarılı bir askerdi. Hatta 4 yıl sonra askerden gelince Bolu Alay Komutanlığı’nda başarısından dolayı mükafatlandırılmıştı. Niyazi amca da babamla aynı dönemde yaptı askerliğini. Ama bildiğim kadarıyla o Adapazarı’nda yaptı.

Annesi ve babasının birlikte çekilmiş fotoğrafını gösterip, iki fotoğrafı karşılaştıran Seyran Bayseç: 

➥ Babam iki fotoğrafta da aynı pozu vermiş. Bu iki fotoğrafa baktığınızda, o fotoğraftaki kişinin babam olduğunu kolaylıkla anlayabilirsiniz.” dedi.


DİKKAT! Bu yayınımızı, Facebook, Instagram, WhatsApp ve benzeri Amerikan/Siyonist menşeli ortamlarda paylaşırsanız, arkadaş listenize ya da takipçilerinize gerçekten gösterildiğinden ve taktik surette sansürlenmediğinizden emin olunuz. 

Bir Çanakkale şehidinin duası | Akademi Dergisi

akademi dergisi, çanakkale savaşı, şehitler, şehadet rutbesi, cihad, ingilizler, fransız, dua, müslüman genç, mehmetcik,

'Ey âlemlerin Rabbi! 


Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Halikı (yaratıcısı)! 

Sen bütün bunları bu Müslüman Türk milletine verdin. Yine onlarda bırak. Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden (kutsayan) ve seni ulu tanıyan bu millete mahsustur.

'Ey benim Rabbim! 

Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; İsm-i Celâlini İngilizler'e ve Fransızlar'a tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana duâ eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle! 

Çanakkale şehidi Hasan Edhem,
04 Nisan 1331 (17 Nisan 1915)
(Kaynak: Harp Mecmuası, 1915, No. 22, s. 351)


DİKKAT! Bu yayınımızı, Facebook, Instagram, WhatsApp ve benzeri Amerikan/Siyonist menşeli ortamlarda paylaşırsanız, arkadaş listenize ya da takipçilerinize gerçekten gösterildiğinden ve taktik surette sansürlenmediğinizden emin olunuz. 


Çanakkale anıtı yıkılmalı. Çanakkale anıtı Masonik, Siyonist manalar içeren bir anıt | Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

akademi dergisi, çanakkale anıtı, çanakkale savaşı, içimizdeki israil, masonlar, mehmet fahri sertkaya, müslüman genç, siyonistler,

SÖKÜN, ÇIKARIN şu hain hançeri, aziz şehitlerimizin göğsünden!


BU ABİDE/ANIT KİMİN ABİDESİ?

Bilmiyor isek birisi öğretsin. Yanlış biliyorsak birisi doğrusunu anlatsın. Bu abidenin Türk ve İslam kültürü ile nasıl bir alakası var?

Bunun neresi sanat, neresi estetik, neresi derinlik? Nerede nakış nakış Türk ve İslam kültürü?

Bu millet "Çanakkale unutturulmasın" dedi diye, baskı/kamuoyu oluşturdu diye, oraya dikilecek anıtını şeklini ve manasını bile #İçimizdekiİsrail mi belirlemeliydi?

Şu Çanakkale anıtı nedir?

Şu Çanakkale anıtı nedir, var mı kültürümüzde eşi
Yaptıran masonların kahkaha attı dördü beşi

Ne hayâsızca bir iştir ki, şüheda hep rahatsız
Nerde, müslüman işi değil bu, adeta Fransız

Kaynıyor kum gibi, memleketin içi gizli Yahudi
Anıt isteyince millet, Çanakkale'ye işte bu dikildi
Cümle mason, Sabetayist ittifak etmişlerdi yine
Titrer bu millet, bir gün dönerse şayet kendi özüne
Sökülür şühedanın bağrından bu masonik abide

Bu taşındır diyerek dikenler bu anlamsız sütunları
Çoktan örmüşlerdi memleketin içinde ihanet ağları

Sen bu sütunların altında, ararken tarihini heyecanla
Onlar seni değil, dedeni de kandırmışlardı müfredatla

Sen ki içimizdeki İsrail'i yıkacak neslin güzide ferdisin
O dört uçlu hain süngüyü atanın bağrından sökeceksin
Sen ki memleketi kuşatmış, içeriden boğuyor iken bu hainler
Bütün tuzaklarının bozulacağı vaktin şanlı neferisin


DİKKAT! Bu yayınımızı, Facebook, Instagram, WhatsApp ve benzeri Amerikan/Siyonist menşeli ortamlarda paylaşırsanız, arkadaş listenize ya da takipçilerinize gerçekten gösterildiğinden ve taktik surette sansürlenmediğinizden emin olunuz. 

18 Mart Çanakkale deniz savaşının gerçek kahramanı: Cevat Çobanlı Paşa | Akademi Dergisi

akademi dergisi, çanakkale savaşı, cevat çobanlı paşa, şehitler, gerçek kahraman, mehmetcik, Mustafa Kemal Atatürk, müslüman genç, cihad, işgal, ingiliz kuvvetleri, savaş gemisi

18 Mart Çanakkale deniz savaşının gerçek komutanını neden bilmiyoruz?


ORGENERAL CEVAT ÇOBANLI (14 Eylül 1871–13 Mart 1938) 

Cevat Paşa, 14 Eylül 1871 yılında İstanbul Sultanahmet’te doğdu. Babası, Genelkurmay başkanlarından Müşir Şakir Paşa’dır. Annesi Emine Hanımdır. Cevat Paşa'nın Eşinin adı Hadiye Çobanlı'dır.

Ortaöğrenimini Galatasaray Lisesi’nde tamamlayan Cevat Paşa, aile mesleği olan askerliğe merak salarak Haziran 1888’de Harp Okulu’na girdi. 1891’de Harp Okulu’nu başarılı bir derece ile bitirip, Harp Akademisi’ne devam hakkını kazandı. 1894’de Harp Akademisi’ni birincilikle bitirerek Kurmay Yüzbaşı oldu. 17 Mayıs 1895'te Binbaşı ve Ocak 1898’de Yarbaylığa yükseldi.

1894–1909 tarihleri arasında Padişah Yaveri sıfatıyla, Maiyet-i Seniye Erkân-ı Harbiyesi’nde görevlendirildi. Ocak 1899’de Miralay (Albay) oldu. Aralık 1901’de Mirliva'lığa (Tuğgeneral) yükseltilmiştir. Yurtdışında çeşitli görevlerde bulunduktan sonra 1905’te Edirne’nin tahkimi için Tophane-i Amire’de teşkil eden kurumda görev aldı. Aralık 1906’da Ferik (Tümgeneral) oldu. 1907’de ise yeni örgütlenmenin süratle uygulanması için 2. Ordu’da dört ay çalıştı. 7 Ağustos 1909’da Tasfiye-i Rütbe Kanunu gereğince rütbesi Tümgenerallikten Yarbaylığa indirildi. Bu rütbe indirilmesi onun askerlik aşkını bitiremedi. 1909–1910 yıllarında Harp Akademisi Komutanlığı yaptı. 1910’da tekrar Albay oldu. Askeri yeteneği sayesinde devlet idaresi ve ordu yönetiminde hızla yükselen Cevat Paşa Ocak 1911’de 1. Ordu Müfettişliği Kurmay Başkanı oldu. 1912’de bir süre Genelkurmay İkinci Başkanlığı’na vekâlet etti. Eylül 1912'de Şark Ordusu Kurmay Başkanlığı’na daha sonra Çatalca Ordusu Topçu Komutanlığı Kurmay Başkanlığına getirildi. Ocak 1913'de 9’ncu Fırka Kumandanlığına atandı ve fırkasıyla Balkan Harbine katıldı. Bu görev sırasında iki defa Osmanlı-Bulgar Sınır Komisyonu Başkanlığı yaptı. Balkan Harbindeki üstün hizmetine karşılık olarak bir sene kıdem zammı aldı.

10 Ağustos 1914’te bir destanın yazılacağı Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı’na getirildi. Kasım 1914’te ikinci defa Mirlivalığa (Tuğgeneral) yükseltildi. Göreve gelir gelmez boğaz tahkimatını düzenlemeye koyuldu. Bütün tabyaları elden geçirerek savaşa hazır hale getirdi. İtilaf donanmasının çeşitli defa üstün kuvvetiyle boğaz tahkimatına saldırması sonucu adeta etten duvar ördürmüştür. Nusret Mayın Gemisi’ne o tarihi görevi olan; “26 mayını kıyıya paralel olarak döşeme” emrini vererek düşman donanmasını adeta bozguna uğrattı. Düşman gemilerini boğazdan geçirmeyerek tarihe “Çanakkale Geçilmez” mührünü vuracak olan Cevat Paşa bu zaferden dolayı“18 Mart Kahramanı” ünvanı ile anılacaktır. 18 Mart akşamı boğazdan geri çekilen düşman donanmasını seyreden Cevat Paşa şu sözleri söyler: “Gittiler, Geçemediler, Geçemeyecekler” 9 Ekim 1915’te Seddülbahir’deki 14’üncü Kolordu Komutanlığı’na atandı, 6’ncı ve 14’üncü Kolordulardan oluşan Güney Grubu Komutanı oldu. Düşmanın yarımadayı tahliyesinin ardından 11 Ocak 1916’da Çanakkale Grubu komutanı oldu.

10 Kasım 1916’da, Galiçya Cephesine atandı. Bu cephede 15’nci Kolordu’nun komutanlığını yapan Cevat Paşa bu muharebelerde gösterdiği üstün gayretlerinden dolayı kumandanları kendisine hayran bırakmıştır. 

1917’de tekrar 14’ncü Kolordu Komutanlığı’na atandı. Bu görevinden sonra Suriye-Filistin cephesinde 8’inci Ordu Komutanlığı’na atandı. Bu cephede Mustafa Kemal ile beraber görev yaptı. Ağustos 1918’de Ferik (Korgeneral)liğe yükseltildi. Kasım 1918’de Genelkurmay Başkanlığı’na tayin oldu, bu görevinin ardından Harbiye Nazırı (Savaş Bakanı) oldu. Ocak 1919’da bu görevinden ayrıldı. Mayıs 1919’da ikinci defa Genelkurmay Başkanlığı’na tayin oldu.

16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal eden İngiliz kuvvetleri tarafından tutuklandı. İşgale karşı gelen liderlerle birlikte 18 Mart günü bir savaş gemisiyle Malta’ya sürüldü. Kayıtlara '2773 no'lu sürgün' diye geçildi. 1 Kasım 1921 günü yurda döndü. Sürgünden dönmesi daha bir ay olmadan Mustafa Kemal’in yanına gelmiş ve 9 Şubat 1922’de de El-cezire Cephesi Komutanlığı’na atanmıştır. Milli Mücadelede Atatürk’e destek veren komutanlar arasında olan Cevat Paşa 29 Ağustos 1922’de İstiklal Madalyası ile taltif edildi. 

Ekim 1923’te 3’üncü Ordu Müfettişi olmuş aynı zamanda Elazığ Milletvekilliğini de sürdürmüştür. 31 Ekim 1924’te Ordu Komutanlığı’nı bırakarak milletvekilliğine devam etmiş, 25 Aralık 1924’te milletvekilliğinden ayrılarak çok sevdiği askerliğe; Askerî Şûra üyeliğine atandı.

Çok iyi derecede Fransızca ve Almanca bilen Cevat Paşa, çeşitli dış görevlere gönderilmiş ve komisyonlara katılmıştır. Nisan 1926’da İstanbul geçici Generaller Askeri Mahkemesi Başkanlığı yapmış, 30 Ağustos 1926’da 1. Ferik (Orgeneral) oldu.

1934’te soyadı kanunu ile “Çobanlı” soyadını aldı. 14 Eylül 1935’de yaş haddinden emekli olmuştur. 13 Mart 1938’de İstanbul Kadıköy’de 67 yaşında hayata gözlerini yuman Cevat Çobanlı Paşa Erenköy’deki Sahra-ı Cedit mezarlığına defnedildi. 27 Eylül 1988’de nâaşı Ankara Devlet Büyükleri Mezarına nakledilmiştir. 

Cevat Çobanlı dürüstlüğü, bilgisi, muhakeme gücü, kesin kararlılığı, cesareti ve adaletiyle kitleleri peşinden sürüklemiş, fizikî güçlüklere katlanmış, yardımseverliği ile tanınmış, çok çalışmış, orduya değerli kurmay subaylar yetiştirmiştir.


DİKKAT! Bu yayınımızı, Facebook, Instagram, WhatsApp ve benzeri Amerikan/Siyonist menşeli ortamlarda paylaşırsanız, arkadaş listenize ya da takipçilerinize gerçekten gösterildiğinden ve taktik surette sansürlenmediğinizden emin olunuz. 





Türkleri, onları koruyan Allah'larından ayırmak için başka ne yapılabilir? | Akademi Dergisi



akademi dergisi, çanakkale savaşı, düşman, ingilizler, hamilton, çerkezler, türkler, imroz adası, mehmetcik, şehitler, yahudiler, müslüman genç,

Çanakkale savaşlarında düşmanlarımızın başkumandanı olan HAMILTON'un günlüğünden;

7 Nisan 1915, İskenderiye;
Yahudilerden faydalanacağımıza inandım. Onları kendi çıkarlarımız için istismar edip, Yahudi gazetecilerin ve bankerlerin çabalarını sağlardık; Yahûdî gazeteciler bizim dâvamıza renk katar, Yahûdî bankerler de kesemize para yağdırırdı.

17 Haziran 1915.
Merakımı mucip olmuştur; karşımızda Hıristiyanlara düşman bir Müslüman eri olsa, hattâ o er kısmen aç olsa, kendisine 10 şiling verilse ve iyi bir akşam yemeği ile karnı doyurulsa, ne yapardı acaba? Maamâfih, dünyâda Osmanlı Türkü'nden başka, din uğruna canını fedaya münâkaşasız hazır bir millet ve asker yoktur. Teslim olması için her asker başına 10 şiling yerine 50 İngiliz lirası teklif etsek, yine de Türk askeri onu suratımıza çarpar, dünyâya rezil oluruz.

30 Haziran 1915 İmroz;
Garip! Çerkez asıllı Türk esirlerinden biri, yaralı bir İngiliz askerini ateş altında sırtına alıp taşımış.

5 Temmuz 1915 İmroz;
Saat altıda Türkler hat hâlinde değil, bir çeşit arı sürüleri gibi yığınlarla hücuma devam etmekteydiler. Çalılıklar içinden binlerce Türk çıkıyordu. Makineli tüfeklerin yaylım ateşiyle çoğu öldürüldü. Cesetleri topraklar üzerinde duruyor. On güne kalmaz, Türk askeri tamamıyla eriyecektir.(!)

21 Ağustos 1915, İmroz;
Saat sabaha karşı 4.30 idi. 11. tümenin, Türklerin ileri mevzilerini ele geçirdikleri haberi geldi. Yeniden karakol dağa tırmandım. Bu sefer İsmaîloğlu tepesini hiçbir kuvvet elimizden kurtaramazdı. Sabah erken saatlerde durumda umulmadık bir değişme başladı. Gittikçe yoğunlaşan bir sis, etrafı göz gözü görmez hale getirmişti. Top, tüfek sesleri birer birer azaldı ve cephe sustu. Tabiat Türkleri gizlemiş, Allah onları korumuştu.

2 Eylül 1915, İmroz;
Dün gece çok acayip ve korkunç bir rüya gördüm. Çadırım İmroz adasında olduğu halde, Hellas burnunda boğuluyordum. Boğazımı sıkan elin baskısını hâlâ hissediyorum. Sular başıma yaklaşıyor. Hiç böylesine korkunç rüya görmemiştim.

"İnsan ruhunu yenmek mümkün olmuyor. Dünyâda hiçbir ordu bu kadar uzun müddet ayakta kalamaz. Sâdece bugün 1800 şarapnel attık. Savaş gemilerimiz aylardan beri gece gündüz mevzilerini bombalıyor. Son derece hırpalanmış Türkleri, onları koruyan Allah'larından ayırmak için başka ne yapılabilir!"

| Müttefik orduları başkumandanı Hamilton


DİKKAT! Bu yayınımızı, Facebook, Instagram, WhatsApp ve benzeri Amerikan/Siyonist menşeli ortamlarda paylaşırsanız, arkadaş listenize ya da takipçilerinize gerçekten gösterildiğinden ve taktik surette sansürlenmediğinizden emin olunuz. 

Bir annenin oğlunu cepheye uğurlayışı ''Çanakkale Savaşı'' | Akademi Dergisi

akademi dergisi, çanakkale savaşı, şehitler, ingilizler, mehmetcik, müslüman genç, savaş, nöbet, cihad, dua, asker, cephe, şehitler, ezan ,cami,

- Ey oğul! Ey Hüseyin! 


Dayın Şıpka'da, baban Dömeke'de, ağaların da sekiz ay evvel Çanakkale'de şehîd oldular. 

Bak, son yongam sensin! Minareden ezan sesi kesilecekse, caminin kandilleri körlenecekse, sütlerim haram olsun, öl de köye dönme. Yolun Şıpka'ya uğ­rarsa, dayının ruhuna fatiha okumayı unutma. Haydi oğul, Allah yolunu açık etsin.


***
Sonbaharın aysız gecelerinden biri idi. Bulutlar birbiri üzerine yığılmış, hava, top­rakla bu bulut kütlesi arasına sıkışmış, ağır­laşmış, göğüs daralmasına uğrayan insanlar gibi sıcak dalgalarıyla teneffüsü, boğucu bir tazyîk altına almıştı. Karanlık o kadar yoğun­du ki sakin yıldızlı geceler bu korkunç karan­lığa nisbetle adetâ gündüz sayılabilirdi. Yağ­mur bardaktan boşanırcasına dökülüyor, ça­kan şimşekler gökleri yere indirecek gibi yı­kıyor, parçalıyor, güya savaşa giden askerle­ri top ve bomba bombardımanlarına alıştır­mak istiyormuş gibi kulakların zarını patlata­cak derecede muttasıl devam ediyor, yıldı­rımlar birbirine rekabet edercesine zikzaklı, ateşli kırık çizgileriyle tesadüf ettiği tabiî ve sınaî, açıkta bulunan her tepe noktayı tahrip edip yakmakta olanca şiddetiyle çalışıyordu. Tabîatın kıyametten numuneler gösteren bu dehşetli hengâmesinde, beşerin kudret ve azmine delil olan bir faaliyet, bir askerî faali­yet, bütün intizamıyla, bütün sekînet ve ihti­şamıyla devam ediyor, harekâtına zerre ka­dar halel getirmeden bir dakîkasını bile kaçırmıyordu. 

Bilecik istasyonunda bir askerî tren harekete hazır idi. Lokomotif buhar hazînelerinde fazla geleni keskin bir hışırtı ile dimdik semâya savuruyordu. Otuz iki va­gon birbirine yapışmış, şanlı yolcularının harp safını taklit edercesine dizilmişti. İkinci zil çalınmış olmalı ki vagonlara inen binen yok. Fakat askerî trenlerin ikin­ci zilleriyle üçüncü zilleri arasında epeyce zaman geç­tiğini biliriz. Sivil yolcu trenlerinin hareket ânını hatır­latan kondüktörlerin "tamâm tamâm" nidaları aske­rî bir trenin harekete hazır olduğunu anlatmaz. O sağdan saydıran, mevcudun adedini anlatan başka bir usûle, başka bir tamâma tâbi olduğundan askerî memurlar bütün mevcûdiyetleriyle çalışıyorlar, vazife­lerini ikmâle uğraşıyorlardı.

Trenin tam karşısında ve kapısı açık, kırk beşlik bir vagonun hizasında bir karaltı vardı, oraya mıhlan­mış duruyordu. Abdülkâdir Kemâlî bu karaltının ne olduğunu anlamak istemişti. Evvelâ nöbetçidir, diye hükmetti. Hakîkatte bu vatan evlatlarının şefkatli bir bekçisiydi. 

Yanına yaklaştığı zaman uzun boyu, manevî ke­derlerin büktüğü bellerin eğilmiş şeklini andırırcasına biraz önüne doğru eğilmişti. Elinde bir değnekçik, sır­tında bağlı bir torba vardı. Karaltı, hazîn sükûnu, ses­siz lisânına, gözyaşı döken kalbine tercüman olmuş, mukaddes bir maksatla yaşayan bir âbide gibi orada çakılmış kalmış bir Türk anası idi. Yıldırımların salıver­diği kuvvetli projektörlerin aydınlığı, sararmış, çizgili çehresini gösterdi. Başındaki örtü ıslanmış, çenesine, şakaklarına, akçıl saçlarına yapışmıştı. Yıldırımların kesildiği her sınırlı zaman zarfında gözleri vagona çevriliyordu. Abdülkâdir yaklaştı: 

➥ Valide burada ne duruyorsun? suâliyle aşağıda­ki konuşma başladı:

➥ Şimendiferde/trende asker oğlum var, onu geçirmeğe, selâmetlemeğe geldim. 

➥ Oğlun kimdir, nerelidir? 

➥ Söğüt'ün Akgünlü köyünden, Osmancık'ın ana yatağından, Mahmud oğlu Hüseyin. 

➥ Çağırayım mı, görmek istiyor musun? 

➥ Ona bir sözüm var, söyleyecektim. Zahmet ol­mazsa sana duâ ederim. 

Abdülkâdir vagona koştu. Bir künye okudu: Mahmut oğlu Hüseyin, Söğüt. Bir ses: 

➥ Efendim. Benim Mahmut oğlu Hüseyin, Söğüt Akgünlü'den. 

➥ Gel oğlum, seni anan görmek istiyor.

Delikanlı vagondan atladı. Şimşek ışıltılarından seçilebilen levendâne bir vücut, filiz gibi bir boy; Hüseyin çelik bir heykel gibi hazır ol vaziyetinde, sağ el selâm ve ihtiram mevkiinde, Abdülkâdir'in karşısın­da emre hazır idi. Beraberce yürüdüler. Muhterem validenin karşısında durdular. Hüseyin anasının elini öptü. Zavallı valide ciğerparesini bir daha kokladı. Dedi ki: 

➥ Hüseyin! Dayın Şıpka'da, baban Dömeke'de, ağaların da sekiz ay evvel Çanakkale'de şehîd oldular. Bak, son yongam sensin! Minareden ezan sesi kesilecekse, caminin kandilleri körlenecekse, sütlerim haram olsun, öl de köye dönme. Yolun Şıpka'ya uğ­rarsa, dayının ruhuna fatiha okumayı unutma. Haydi oğul, Allah yolunu açık etsin.

Hüseyin bu sözleri, kalbinin ahd ve vefa derinlik­lerine gömdüğünü îmâ eden bir huşu ile dinlemişti. Anasını ve Abdülkâdir'i selâmladı, gitti.

Abdülkâdir, bu büyük ruhlu kadınla yalnız kalmış idi, sordu:

➥ Valide, demek ki sizin soyun erkekleri hep şehîd oldular öyle mi?

➥ Yalnız bizim soy değil oğul. Elli yıldır köylü me­zarlığa delikanlı gömmedi. Dîn dursun da bırak, biz hep ölelim.

➥Şimdi köyünüzde hiç erkek yok mu? 

➥ Köyümüz bütün erkek dolu. Bizi beğenemediniz mi? Hiçbir işimiz geri kalmadı, evvelden nasılsak yine öyleyiz. Bağrımıza kara taş bağladık, düşman mahvo­luncaya kadar dayanacağız. Yaradanım bana o günü göstermeden canımı almasın. 

Abdülkâdir, bu ulu validenin karşısında donmuş kalmıştı. Dayanamadı, gözlerinden iftihar yaşları salı­verdi ve bir îmân ve kanâatle şu sözleri söyleyerek ay­rıldı: 

➥Milleti doğuran da ana, yaşatan da...

YEDİKITA Dergisi, Eylül 2008



DİKKAT! Bu yayınımızı, Facebook, Instagram, WhatsApp ve benzeri Amerikan/Siyonist menşeli ortamlarda paylaşırsanız, arkadaş listenize ya da takipçilerinize gerçekten gösterildiğinden ve taktik surette sansürlenmediğinizden emin olunuz. 





Bir çanakkale hikayesi "Baban gelirse, beni hemen çağır ha!" | Akademi Dergisi

akademi dergisi, çanakkale savaşı, hikaye, şehitler, ingilizler, mustafa doğru, müslüman genç, düşman, savaş, istiklal savaşı,


Balıkesir’de Ali Şuuri İlkokulu karşısındaki boşlukta, eski ayakkabı tamircisi, kır, pala bıyıklı bir ihtiyar olan Cevdet (Alkalp) dede vardı. Bir akşamüstü konu Çanakkale’ye gelince ağlamaya başladı. Ve devam etti:

“Rahmetli babam, Hafız Ali Çanakkale’de kaldığında, anamın karnında yedi aylıkmışım. Onu hiç tanımadım. Bir fotoğrafı bile yoktu. O günler çok zor günlerdi. Seferberliğin sıkıntıları, kuvayı milliye zamanı, işgal yılları, kurtuluş, yokluk, sıkıntı… Çocukluğumuz hep ekmek peşinde, sıkıntıyla geçti.

Ama anam, benim çocukluğumdan itibaren her sokağa çıkışta, her nereye giderse yanıma gelir ve:

- Oğlum ben pazara gidiyorum. Baban gelirse beni hemen çağır ha..!

- Ben teyzenlere gidiyorum. Baban gelirse beni hemen çağır ha..!

- Ben komşulara gidiyorum. Baban gelirse beni hemen çağır ha..! derdi.

Anam babamı bekledi durdu.. 

Büyüdüm, dükkân açtım. Annem yine her bir yere gidişte dükkâna gelir, gideceği yeri söyler ve “Baban gelirse beni çağır ha..!” diye eklerdi.

Aradan yıllar geçti. Anacığım ihtiyarladı. Gene hep değneğini kaparak bana gelir ve “Baban gelirse beni çağır ha..!” diye tenbihlerdi.

Günü geldi ağırlaştı. Ölüm döşeğinde bizimle helalleşti. “Bana iyi baktınız, hakkınızı helal edin.” dedi. 

Bana döndü yavaşça:

“Baban gelirse ona: ‘Annem hep seni bekledi’ de!” dedi. 

Birden irkilerek doğruldu ve kapıya doğru gülümseyerek: 

“Hoş geldin bey, Hoş geldin!” diyerek ruhunu teslim etti.”

| Mustafa Doğru 


Cevdet Alkalp ile röportajı yapan araştırmacı yazar. Bursa Çınar Anadolu Lisesi Coğrafya Öğretmeni


DİKKAT! Bu yayınımızı, Facebook, Instagram, WhatsApp ve benzeri Amerikan/Siyonist menşeli ortamlarda paylaşırsanız, arkadaş listenize ya da takipçilerinize gerçekten gösterildiğinden ve taktik surette sansürlenmediğinizden emin olunuz. 


Aldık mı payımızı! | Akademi Dergisi

çanakkale savaşı, II. Abdülhamid Han, İttihad ve Terakki Cemiyeti, osmanlı tarihi, sultan reşad, talat paşa, Yakın Tarih, akademi dergisi, çanakkale savaşı, müslüman genç

Aldık mı payımızı!

İngiliz ve Fransızların Çanakkale'yi geçebilecekleri endişesine kapılan İttihat ve Terakkî hükümeti tedbir olarak pâdişâh (Sultan Reşad) ve hükümeti Anadolu'ya taşımağa ve (Beylerbeyi Sarayı'nda ikâmet etmekte olan) Sultan Abdülhamîd Han'ı da ikna edip, Anadolu'ya götürmeğe karar vermişlerdi. Bu hâtırasını Ercümend Ekrem Bey şöyle anlatıyor:

➥ Hepimiz Sultan Abdülhamîd Han'ın huzuruna elpençe dizilmiştik. Talat Paşa, pek hürmetkar bir ifâde ile önce vaziyeti anlattı. Hulasaten/özetle şöyle diyordu: 'Âcil bir tehlike arz etmemekle beraber vaziyet çok ciddîdir. Düşman deniz ve karayolu ile Çanakkale'yi zorluyor. Şiddetli müdâfaaya rağmen -Allah korusun- boğazı geçecek olurlarsa pâdişâh, hükümet ve hânedân-ı saltanat esarete düşecektir. Elîm bir musâlehaya mecbur olmamak için hükümet, Anadolu'ya geçip harbe orada devama karar vermiştir. Hattâ sizler için Konya'da Çelebi Efendi'nin konağı tahliye olunmuştur. Emir ve irâdelerinizi bekleriz.

Sultan, Talat Paşa'yı sonuna kadar soğukkanlılıkla dinledi. Keskin bakışlarını hepimizin üzerinde ayrı ayrı gezdirdikten sonra:

➥ Şevketli biraderime sadâkatimi arz ederim. Endîşeleri tamamen beyhudedir. Eğer dokunulmamış ise, ben Çanakkale'yi zamanında tahkim eylemiştim. Oradan hiçbir donanmanın geçmesi mümkün değildir. Boğaziçi de öyledir. Amma, farzedelim ki, böyle bir felaket meydana geldiği takdirde Sultan'ın yapacağı şey, tacını, tahtını, tebaasını bırakıp zelîl bir şekilde kaçmak değildir. Saltanat ve tahtının altında canını teslim etmesi icap eder. Büyük dedem Hz. Fâtih, bu beldeyi fethettiği vakit Bizans imparatoru Kostantin kaçmayıp, harp ede ede can vermek cesaretini göstermişti. Biz Fâtih'in torunları, Kostantin'den aşağı kalamayız, sultanımıza böylece arzediniz. Müsterih olsunlar ve Allah'ın takdirine boyun eğsinler. Şuradan şuraya kımıldamasınlar. Düşman buraya giremez. Bana gelince, ben artık bir yere gitmem. Yegâne arzum burada ölmektir. Biraderimden ve hükûmet-i seniyeden bu arzuma manî olunmamasını istirham ederim.

dedi ve bizi selâmlayarak salondan çıktı. Bizler de sarayın merdivenlerinden kös kös inip Dolmabahçe'ye doğru yola çıktık. Yolda derin düşüncelere dalmış olan Talat Paşa bir ara bize dönerek:

➥ Aldık mı payımızı! dedi.


| Akademi Dergisi


DİKKAT! Bu yayınımızı, Facebook, Instagram, WhatsApp ve benzeri Amerikan/Siyonist menşeli ortamlarda paylaşırsanız, arkadaş listenize ya da takipçilerinize gerçekten gösterildiğinden ve taktik surette sansürlenmediğinizden emin olunuz. 

Çanakkale savaşları sırasında, 1915'de üç lise tek bir mezun dahi veremedi | Akademi Dergisi

akademi dergisi, anzaklar, çanakkale savaşı, gazi, gelibolu, istiklal savaşı, müslüman genç, savaş, Savaşlar - Fetihler, slider, şehitler, Yakın Tarih,



Çanakkale ve İstiklal Savaşı'na katılan çok sayıda çocuk vatan savunmasında kahramanlık örnekleri sergiledi. Öyle ki bütün öğrencileri şehit düşen Galatasaray, Konya ve İzmir liseleri 1915'te tek bir mezun veremedi!






Çanakkale ve İstiklal Savaşı'na katılan çok sayıda çocuk, vatan savunmasında destan niteliğinde kahramanlık örnekleri sergileyerek, "meçhul çocuk askerler" olarak Türk tarihinde yerini aldı. Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Tarih Eğitimi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nuri Köstüklü, Türk milletinin vatan savunması verdiği dönemlerde erkek ve kadınlar kadar çocukların da çok önemli görevler üstlendiğini söyledi. Türk çocuklarının milli bir sorumluluk şuuru içinde gösterdikleri fedakarlıklar, çektiği çileler ve eziyetlerin tam olarak bilinmediğini vurgulayan Köstüklü, Anadolu'nun hemen her köşesinde, özellikle işgal gören yörelerde, çocukların da bir destan niteliğinde kahramanlık örnekleri sergilediğini anlattı. Çocuk askerler üzerine bir araştırma yaptığını ve elde ettiği bilgileri bazı seminerlerde sunduğunu dile getiren Köstüklü, bunlardan bazılarını şöyle sıraladı: "Antep savunmasında Kebapçı Said Ağa'nın oğlu küçük Mehmet, Şahin Bey'in oğlu Hayri, şehit Yolağası'nın oğlu Mehmed Ali gibi 11-12 yaşlarındaki çocukların özverisi göz yaşartıcı boyuttadır. Bu çocuklar Arslan Bey'in başında bulunduğu milis kuvvetlerinin içinde diğer Kuvayi Milliyeciler gibi silahlı olup yeri geldiğinde çatışmalara katıldılar ve çoğu zaman da istihbarat hizmetinde bulundular.


KAHRAMANLIĞI TÜRKÜ OLDU

     Adanalı çocukların da İstiklal Savaşı'nda milli heyecan içinde hareket ettiğini dile getiren Köstüklü şöyle dedi: "Urfa'da 14 yaşındaki Bozan, Fransızlar kaçarken Kuvayi Milliye önünde harbe katıldı. Bu yavrunun kahramanlığını gören halk, Bozan için türkü bile yazdı. Sebeke dağından indim dereye/Atılıyor bombalar, bilmem nereye/Türk çeteleri dönmez geriye/Be yürü! yürü Bozan Yavrum yürü!/Vursun kırsın Fransızları, aslanım yürü!..." Köstüklü, Maraş savunması sırasında kendisine verilen köprü uçurma görevini yerine getiren Sarıca Köyü'nden 14 yaşındaki Ali ile milis kuvvetler arasında bir çok yeri dolaşmak suretiyle bilgi alışverişini sağlayan 10 yaşındaki Osmaniyeli Niyazi Aykan'ın da tarihe adını altın harflerle yazdırdığını ifade etti.

YÜZLERCE GAZİ ÇOCUK

Köstüklü, Çanakkale Savaşı'na katılan Galata-saray, Konya ve İzmir Liseleri gibi birçok okulun öğrencisinin şehit düştüğünü belirterek, savaşın olduğu dönemde bu üç lisenin mezun bile veremediğini söyledi. Türk milletinin kadını erkeği ve çocuğuyla tek vücut olarak düşmana karşı koyduğunu ve yabancı unsurları Türk topraklarından attığını belirten Köstüklü, "Türk çocuğu yeri geldiğinde omzunda silahla cephede savaştı, yeri geldi istihbarat için haber taşıdı, yeri geldi Türk askerine mermi götürdü" dedi.

12 YAŞINDAKİ NEZAHAT ONBAŞI

Tabur Komutanı Binbaşı Halit Bey'in kızı 12 yaşındaki Nezahat onbaşının da, elinde silahı asker kıyafetiyl e çeşitli muharebelere katıldığını anlatan Köstüklü, "Ata binmesini ve silah kullanmasını çok iyi bilen bu kız çocuğu Milli Mücadele boyunca 70. Piyade Alayı'nın bir mensubu olarak tam bir asker gibi, cepheden cepheye koştu. Hatta bu Alaya, o bölgede 'Kızlı Alay' denmişti" diye konuştu.

FAKÜLTE SİYAHA BOYANDI

Çanakkale destanında bugünkü İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi eski adıyla Darul Fünun öğrencilerinin ise ayrı bir yeri var. 1915'te Darül Fünun 1. sınıfta öğrenim gören 2 bin 500 tıbbiyeli, okullarını bırakarak Çanakkele'ye koştu. İki tümen hâlinde Gelibolu'ya gelen gençler, bir Anzak baskını sonucu şehit oldular. Bu nedenle sonraki yıl açılışta siyaha boyanan Darul Fünun, 1921 yılında hiç mezun veremedi.


TEK BACAĞIYLA SAVAŞTI

Çocuk askerlerden Mehmet ve İsmail, şehrin durumu ile ilgili orduya dilenci kılığında bilgi götürürken düşman askerlerine yakalandılar ve hiçbir konuda düşman kuvvetlerine bilgi vermediler. Serbest bırakıldıktan sonra ateş açılması nedeniyle küçük Mehmet 4, İsmail ise 9 yerinden yaralandı. Mehmet'in hastanede ayağı kesilerek kurtarıldı. Ancak İsmail hastanede şehit oldu. Bir ayağı kesilen Gazi Mehmet, geri döndükten sonra tek ayağıyla Milli Mücadelede yine görev aldı.

İngiliz askerlerini bulut aldı götürdü


Kahramanlıkların tarih kitaplarına yazıldığı, ardında binlerce dramatik hikayelerin anlatıldığı Çanakkale Savaşları, 91 yıl sonra bile bazı bilinmeyenleriyle anılıyor. Çanakkale Boğazı'nı geçip, İstanbul'a ulaşmak isteyen İtilaf Devletleri, binlerce askerle Gelibolu Yarımadası'na ayak atmış, vatan topraklarını işgal etmişti. Her karış toprağında kanlı savaşların yaşandığı, anaların oğullarının başına kına yakarak savaşa gönderdiği bölgede, İngiltere'den gelen 4. Norfolk Taburu'nun Anzak Koyu'nda, bir bulut kütlesinin içinde kaybolduğu söylentileri, 91 yıldır hala konuşuluyor. Gelibolu Yarımadası'ndaki savaşa katılan İngiliz Kraliyet Ordusu'na ait 4. Norfolk Taburu'nun, 12 Ağustos 1915 tarihinde Anzak Koyu mevkiindeki 60. Tepede büyük bir bulut kütlesinin içinde kaybolduğu iddia edilmiş, bu olay savaştan sonra çeşitli tarih kitaplarında yerini almıştı. Yeni Zelanda Kıtası'nın 1. Sahra Birliği'ne bağlı 3. Bölükte savaşa katılan F. Reichardt, R.Nevnes ve J.L. Newman adlı üç asker, bu olaydan 50 yıl sonra olayın görgü tanığı olduklarını iddia etmiş, güneyden esen 70 kilometre hızındaki rüzgara rağmen, yaklaşık 250 metre uzunluğunda, 65 metre yüksekliğinde ve 60 metre genişliğindeki bulut kültesinin yer değiştirmeden 60. Tepe üzerinde durduğunu ve İngiliz askerlerinin bu kütlenin içinde kaybolduğunu anlatmışlardı. Bu olay, kimilerine göre gerçek, kimilerine göre rivayetten başka bir şey değildi. Ancak, bu tür olaylar, tek bir gerçeği değiştirememişti; o da, "Türk'ün vatan ve millet sevgisi uğruna verdiği binlerce candı..."

Şehit torunları onur belgesi istiyor

 

Dedesi Çanakkale'de şehit düşen işadamı Arif Sarıgül, Çanakkale Savaşı'nda şehit olan Mehmetçikler için "Onur Belgesi" verilmesi yönünde yasa çıkartılması talebiyle TBMM Başkanlığı, Başbakanlık ve Milli Savunma Bakanlığı'na başvuruda bulundu. Sarıgül, kendi adını taşıyan dedesinin Çanakkale Savaşı sırasında Alçıtepe yakınlarında şehit düştüğünü söyledi. Babası Süleyman Sarıgül'ün de İstiklal Savaşı'na katılarak çeşitli cephelerde savaştığını ve 'gazi' olarak İstiklal Madalyası aldığını anlatan Sarıgül, ancak Çanakkale Savaşı'nda şehit düşen dedesi için günün koşullarında herhangi bir belge verilmediğini söyledi. "Dedem için Şehitlik Beratı verilip verilemeyeceğini araştırdığımda, askeri makamlar, (Çanakkale Savaşı'nın Osmanlı Devleti döneminde olması nedeniyle, Türkiye Cumhuriyeti tarafından böyle bir belge verilmesinin mümkün olmadığını, bunun için TBMM'den yasa çıkması gerektiğini) söylediler " diyen Sarıgül, bunun üzerine konuyla ilgili yasanın çıkartılması için TBMM Başkanı Bülent Arınç, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'e dilekçe gönderdiğini belirtti. Sarıgül "Çorum'daki 3240 Çanakkale şehidinin torunları, parlamenterlerimizden bu tarihi görevi yerine getirmelerini bekliyor" dedi.

ÇORUM 

Şehitler dualarla yad ediliyor... 


18 Mart Çanakkale Zaferi'ni anma törenleri ve Şehitler Günü dolayısıyla Türkiye'nin dört bir yanından birçok kişi Çanakkale'ye akın etti. Çanakkale'deki şehitlikleri ziyaret edenler bu vatan için kendilerini feda eden atalarımızı dualarla yad ediyor. Bu arada İstanbul'da Edirnekapı ve Sakızağacı Şehitliklikleri'nde de çok sayıda Çanakkale şehidi yatıyor. Sadece Çanakkale değil, 16 Mart, Balkan, 1. Dünya Savaşı ve Sarıkamış savaşlarında yaralanıp, tedavi için İstanbul'daki hastanelere getirilip hayata veda eden şehitler ile son yıllarda Güneydoğu'da terör örgütü ile çarpışmalarda şehit düşen Mehmetçikler Edirnekapı ve Sakızağacı 'nda yan yana yatıyor. 

ŞAMİL KUCUR 

Şehit yakınları gözyaşlarını tutamadı 


Yurtdışında görevli oldukları sırada uğradıkları saldırılar sonucu hayatlarını kaybeden Dışişleri şehitleri, Cebeci Asri Mezarlığı'ndaki Dışişleri Şehitliği'nde düzenlenen törenle anıldı. Törende, saygı duruşunun ardından Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Büyükelçi Ali Tuygan, bir konuşma yaptı. Dışişleri Şehitliği'ndeki bakanlık mensuplarının 1973'ten beri Ermeni terörü, 17 kasım militanları ya da bazı başka terör örgütlerince katledildiğini anımsatan Tuygan, 17 Aralık 2004'te Musul'da öldürülen 5 güvenlik görevlisi de dahil olmak üzere toplam 39 bakanlık mensubunun bu şehitlikte yatmakta olduğunu belirtti. Tuygan'ın konuşmasının ardından Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan bir din görevlisi Kuran-ı Kerim okudu. Törende şehit yakınlarının gözyaşlarını tutamadığı görüldü. 

ANKARA 
Yeni Şafak

| Akademi Dergisi

DİKKAT! Bu yayınımızı, Facebook, Instagram, WhatsApp ve benzeri Amerikan/Siyonist menşeli ortamlarda paylaşırsanız, arkadaş listenize ya da takipçilerinize gerçekten gösterildiğinden ve taktik surette sansürlenmediğinizden emin olunuz. 

Bu güne değin en çok tıklanılanlar